Cumhuriyet döneminde gelişmeye başlayan kentsel planlama pratiği genellikle yasal düzenlemeler ve merkezi yönetimin denetimi altında geliştirilmekteydi. Sonrasında da bu planlamalar çoğunlukla merkezden yönetildiğinden yerel uygulamalar bu pratiğe mesafeli kalmaktaydı. Zaman içinde geliştirilen yasal düzenlemeler kentlerin kendi özelliklerine göre plan yapılabilmesine olanak sağlasa da uygulamadaki zorluklar sürüyor. Güncel durumda görece özerkleşmiş yerel yönetimler, finansal kaynaklar ve merkezi yönetim ile kurulan ilişkiden bağımsız düşünülemiyor.
Yerel yönetimler kendi bölgelerindeki insanlarla yakın etkileşim halinde olduklarından dolayı, ihtiyaçları daha iyi anlayabilirler ve bu ihtiyaçlara hızlı ve özgün çözümler geliştirebilirler. Bu sebeple yerel yönetimlerin daha etkin bir rol alması önemlidir. Merkezi yönetimin söz sahibi olduğu bir sistemden yerel yönetimlerin söz sahibi olduğu sisteme geçmek için yerleşik alışkanlıklar ile mücadele etmek gerekiyor. Sibel Bozdoğan’ın, Modernizm ve Ulusun İnşası kitabındaki ”mimari kültür” tanımlaması mimarlığa "özerk, kendine referanslı, sadece biçim ve biçimlendirmeyle ilgilenen bir disiplin olarak” değil; “önemli politik bağlantıları olan daha geniş kurumsal, kültürel ve sosyal bir alan olarak” bakılması gerektiğini önermesi nedeniyle önemlidir.1 Bozdoğan kitabında yeni bir ülkenin inşasını o dönemin mimari kültürü üzerinden anlatıyor. Bozdağan’ın mimari kültür üzerinden okuduğu yeni bir ulusun inşası, yerel yönetimin merkezi yönetimden ayrıştırılamazlığını ve mimarlığın politik eğilimlerden bağımsız düşünülemeyeceğini Türkiye Cumhuriyeti’nin erken yılları ile örneklemesiyle, yerleşik alışkanlıklarımız hakkında ipuçları verebilir. Ancak yerel ve merkezi yönetim arasındaki ilişkiler yeniden düşünülebilir. Yerel yönetimler, zamanla yerel demokrasinin işleyişine katkıda bulunabilir; karar alma süreçlerinde katılımcı, şeffaf, hesap sorulabilir/verebilir bir ortamı sağladığı ölçüde varlık göstererek merkezi yönetimden kendi özerkliğini alabilir.

Mekânların asıl kullanıcısı olan kentli, günümüzde yaşadığı alan hakkında fikir belirtmekte geri planda kalıyor. Rant değerlerinin artmasıyla kentli yaşadığı yere, Lefebvre’nin kapitalist mekân üretiminin “kullanım değeri”nden ziyade “değişim değeri” üzerinden organize edildiği tespitini hatırlatır şekilde, artık değişim değeri gözüyle bakıyor.2 Kentlinin yaşadığı mekânı biçimlendiren bakış açısı kapitalist dinamikler ile farklılaşıyor. Merkezi politika veya yerel yönetimlerin aldığı kent ölçeğindeki kararların oluşturduğu rant değeri, kentlerin yüzünü kapsamlı şekilde değiştirdi ve değiştirmeye devam ediyor. Bireyin, mekânın oluşumuna yapacağı katkıdan ayrışmasıyla yerel özellikler göz ardı ediliyor, özgün olmayan kentler ortaya çıkıyor.
Kentlinin mekâna katkısının azaldığı böyle bir ortamda yerel yönetimlerin kararları daha da önemli hale geldi. Yerel yönetimlerin 5 yıllık hizmet süresi, tanımlı bir politikaya uygun uygulamalara fırsat verecek bir süre olarak değerlendirilebilir. Ancak bu düzenin en başından planlanması ve kontrollü ve koordinasyonlu bir şekilde uygulanması gerekmekte. Bu süre zarfında halkın katkısını göz ardı etmeyen bir politika geliştirmek, yaratılan mekânın sürekliliği açısından kritik önemdedir . Ancak 5 yıllık süre projelerin uygulanma ve değerlendirilmesi için yeterli bir zaman sunarken, kent planlaması ve altyapı projeleri gibi daha uzun planlama ve uygulama sürecine sahip olması gereken konularda seçim odaklı veya derinlemesine araştırılmayan planlamalara da sebep olabiliyor. Yerel yönetimin değiştiği bir durumda ise eski yönetim tarafından oluşturulan politika ve projeler yeniden değerlendirilebiliyor. Bu durum iyi ya da kötü olarak yönetilmeye çalışan sürecin sekteye uğramasına, 5 yıl içinde oluşturulan birikimlerin kullanılamamasına sebep oluyor.
Mimarlık ve politika birlikte var oluyor. Mimarlığı politikanın dışında düşünemediğimiz gibi, bu ilişkinin nasıl yönlendirilebileceğine yönelik düşünce ve refleksler üretmemiz de bir gereklilik. Belki de bu ilişkide neyi görmezden gelemeyeceğimiz, onunla kurduğumuz ilişkide daha belirleyici oluyor. Mimarlığın kentle ilişkisini, kamusal boyutunu, özel alan-kamusal alan ilişkisini gözeterek kendi düşüncelerimizi ifade edebilmemiz önem arz ediyor. Mimarlık ve politikanın birbirine bağımlılığı, özellikle yerel seçim dönemlerinde, önümüze serilen, birlikte yaşadığımız bir konu. Seçimler bir taraftan fikirlerin, projelerin ortaya çıkmasına, ihtiyaçlara cevap aranmasına zemin hazırlarken, öte yandan mevcut yönetimin kaybetmesiyle sonuçlandığında pek çok planlamanın sonunu getirebilen, olumlu ve olumsuz koşulları kendi içinde barındıran bir süreç. Kentsel planlamaların ve sürdürülebilir projelerin merkezi ve yerel yönetim arasındaki kapsamlı işbirlikleri ile ele alınabildiği bir durumda, politika ve mimarlığın ilişkisine dair sorular yeniden sorulabilir, kentin kullanım değeri ve değişim değeri oluşturan dinamiklerinin, kentliye sunacağı olanaklar bakımından yeniden ele alınabildiği kapsamlı ve yaratıcı süreçler mümkün olabilir.

Kentlerin siluetini değiştiren rant ortamı içinde, yerel yönetimin İstanbul örneğinde mevcut yapıları korumak ve onlara kamusal bir alan içinde yeni bir hayat vermek için attığı adımlar, kentin unutulmuş değerlerine yeni değerler katmaktadır. Türkiye gibi afetlerin ve krizlerin sıkça yaşandığı bir coğrafyada, muhafaza etmek kavramı kuşkusuz ki önemli. "Muhafaza" kelimesi, saklamak, korumak ve hafızada tutmak anlamlarına gelir.3 Geçmişe ait değerleri korurken, onları olduğu gibi bırakmak yerine, eski olanı değerlendirerek yeni olanı inşa etmeyi hedefleriz. Yenilenmeye veya yeniden yapılmaya ihtiyacı olan kentlerin kalıcı özellikler taşımasını bekleriz. Bu süreçte, önceki dönemin izlerini yeniden işlevsel hale getirerek, toplum hafızasındaki yerini yeniden tanımlarız.