← Press
TOL · Mimarlar Odası Kayseri Şubesi Mimarlık Kültürü Dergisi · Sayı 17
IV. Kayseri Mimarlık Bienali — Yeni Topluluklar: Bir Arada Yaşamanın Mimarlığı

Yeniden İşlevlendirme ve Mimarlıkta Etki

Büyüteç · 2026

Jane Jacobs, “Buildings Must Die” başlıklı metninde eski yapıların yeni fikirler, yeni üretim biçimleri ve yeni kullanıcılar için vazgeçilmez alanlar açtığını söyler. Ona göre modern planlama anlayışı, yapıları kalıcı, değişmez ve tamamlanmış nesneler olarak üretmeye çalışırken; kent gerçekte eskime, dönüşme ve yer yer “ölme” süreçleriyle canlı kalır. Bu yaklaşım, mimarlığı yalnızca inşa etme pratiği olarak değil, zamanla birlikte düşünme pratiği olarak ele almayı gerektirir.

IV. Kayseri Mimarlık Bienali’nin teması olan “Yeni Topluluklar: Bir Arada Yaşamanın Mimarlığı” bu anlamda son derece kritik bir soruyu gündeme getiriyor: Değişen toplumsal yapılar içinde mimarlık, bir arada yaşamayı nasıl mümkün kılar? Yeni topluluklar yalnızca yeni yapılarla mı oluşur, yoksa mevcut yapı stoğunun yeniden yorumlanmasıyla mı?

Bugün kentlerimizde karşı karşıya olduğumuz mesele, üretimden çok dönüşüm meselesidir. Artık çoğu durumda “boş arsa” değil, katmanlı hafızalarla yüklü yapılarla çalışıyoruz. Bu yapıların her biri yalnızca fiziksel bir kabuk değil; bir dönemsel ideolojinin, bir kullanım kültürünün, bir toplumsal pratiğin izlerini taşır. Yeniden işlevlendirme bu nedenle teknik bir müdahale olmaktan öte, etik ve kültürel bir pozisyon almayı gerektirir.

Bir arada yaşamanın mekânı çoğu zaman kamusal yapılardır. Karşılaşmaların, bekleyişlerin, geçişlerin ve gündelik ritüellerin üretildiği bu alanlar; kendi hinterlandıyla kurdukları ilişkiler, ulaşım ağlarına eklemlenme biçimleri ve programatik çeşitlilikleri üzerinden yeni toplulukların zeminini hazırlar. Dolayısıyla yeniden işlevlendirme, yalnızca mevcut yapıyı korumak değil; onun kamusal potansiyelini yeniden açığa çıkarmak anlamına gelir.

Son dört yılda İBB Miras ile birlikte İstanbul içinde ve dışında yürüttüğümüz projelerde temel sorumuz şuydu:

Bir yapı nasıl yaşamaya devam eder?

Bu sorunun yanıtı çoğu zaman program üzerinden şekillendi. Yapının kentle yeni bir ilişki kurmasını sağlayacak işlev şemaları geliştirmek, onu güncel sosyal ihtiyaçlara cevap verebilir kılmak ve bu süreci çağdaş teknik altyapıyla desteklemek temel yaklaşımımız oldu. Ancak bu entegrasyon sürecinde yapının özgün mekânsal karakterini, malzemesini ve tektoniğini mümkün olduğunca koruma ekseninde kaldık.

Yeniden işlevlendirme, geçmiş ile bugün arasında bir arayüz kurma pratiğidir. Bu arayüz; ne romantik bir nostaljiye ne de radikal bir silmeye dayanır. Aksine, mevcut olanı dikkatle okuyarak, hangi katmanla nasıl ilişki kurulacağına karar verme sürecidir.

Bu yazı, bu yaklaşımı üç farklı örnek üzerinden tartışıyor: Moda İskelesi, Taş Mektep ve Frank Han Salonları. Her biri farklı bağlamlarda, farklı ölçeklerde ve farklı kamusal karşılıklarla yeniden hayat bulan bu yapılar; yeni toplulukların mekânsal zeminini nasıl oluşturabileceğimize dair somut araştırmalar sunuyor.

MODA İSKELESİ

Tarih boyunca coğrafi konumu nedeniyle ulaşım yollarının kesişim noktasında yer alan İstanbul, dünyanın her yanından insana hem ticari hem de turistik rotalar üzerinde bir aktarma durağı olur. Asya, Avrupa ve Afrika arasında, dönemin yoğun hareket ağlarının üzerindeki İstanbul’da deniz ulaşımı uluslararası bir değer olduğu kadar, şehir içindeki hareket biçimlerini ve karakterini büyük ölçüde etkilemesi ile yerel bir öneme de sahiptir. İstanbul kıyılarının morfolojik yapısı ve kentlinin denizle iç içe ilişkisi vapur seferlerinin gündelik hayattaki ve şehir içi ulaşımdaki yerini artırır. 1840’lı yıllarda başlayan kent içi deniz ulaşımı yoğunluklu olarak Haliç etrafında şekillenir. İleriki yıllarda Anadolu yakasına doğru büyüyecek olan vapur hatları kentin tarihi ve toplumsal gelişiminin, mekansal ve hareket kurgusunun önemli bir unsuru olur.

Öte yandan Boğaziçi üzerinde 19. yüzyıl ortalarına kadar gemilerin yanaşacağı, yolcu ve yük transferi yapacağı iskelelere rastlanmaz. Şirketi-i Hayriye’nin yeni kurulduğu bu yıllarda kıyıya yanaşamayan gemilerin yolcuları ancak kayıklar aracılığı ile karaya ulaştırılır. Yüzyıl başında deniz üzerindeki bu zahmetli ve karmaşık durumun düzeltilmesi için harekete geçilir. Tamamen açık planlanmış ilk iskele ve bekleme alanları Rumeli ve Anadolu kıyılarında yapılmaya başlanır. Seneler içinde iskele sayısı artar, üzerlerindeki bekleme salonları kapalı ve konforlu olacak şekilde planlanır. 1914 yılına gelindiğinde artık kentteki hemen her iskelenin bir de kapalı bekleme salonu bulunur. Bu süreçte mimar Vedat Tek üç farklı iskele projesine imza atar; Haydarpaşa İskelesi, Kadıköy İskelesi ve Moda İskelesi.

1916-1917 yıllarında Vedat Tek tarafından tasarlanan Moda İskelesi, 1986 yılında yolcu sayısının azlığı sebep gösterilerek hizmetten alınır. Aradan geçen 70 yılda ise pek çok farklı işleve ev sahipliği yapar. Esasen iskele olarak planlanan ve inşa edilen yapı, sırasıyla İngiliz Yat Kulübü, sahil gazinosu ve restoran olarak kullanılır. Farklı dönemlerde hem bir altyapı elemanı hem de rekreatif bir mekan olarak kullanılan iskele, özellikle Kadıköy sahil üzerindeki yeri ile, toplum ve kent belleğine simge bir yapı olarak kazınır. Ancak 2015 yılına gelindiğinde iskele tamamen kapatılır. Yakın dönemde yapının tekrar hayata döndürülmesi için çalışmalara başlanır. Hazırlanan restorasyon projesi ve yoğun bir şantiye sürecinden sonra yeniden işlevlendirilmiş Moda İskelesi’nin kapıları İstanbullulara açılır. Bugün yapının hem iskele hem de kitap-kafe ve kütüphane olarak kullanılması önerilir. Geçmişteki işlevsel zenginliğine atıfta bulunan karma programlar ile hem günümüz ihtiyaçlarına cevap verilmesi hem de Kadıköy’ün deniz ulaşımındaki rolünün ve denizle kurduğu ilişkinin güçlendirilmesi hedeflenir.

Moda Caddesi’nin devamı olan ve iskeleye bağlanan yol kamusal bir alan olarak ele alınır. İskelenin bir parçası olarak kabul edilen bu ara mekanda kentsel armatürlerin yerleştirildiği oturma alanları planlanır. Kadıköy sahil şeridi ile iskele arasındaki bu ince uzun iz böylelikle yalnıza vapura yetişmek için hızlıca geçilen bir ulaşım aksı olmaktan çıkıp, rekreatif bir alana ve kentin organik bir uzantısına dönüşür.

Zemin kat kitap-kafe ve çalışma alanı olarak tasarlanır. Kitap-kafenin belirli gün ve saatlerde performans alanı olarak kullanılmasını mümkün kılacak bir altyapı planlanır. Muhdes duvarlar kaldırılarak açık bir plan şeması oluşturulur. Simetrik plana sahip yapının iki kısa kenarına ıslak hacimler ve servis tezgahı yerleştirilir. Kafe ve çalışma alanı bu işlevlerin arasında kalan serbest orta mekanda yer alır. Çok işlevli esnek bir kurguya sahip zemin katta döşeme yeniden ele alınır, bu alana özel mobil kitaplık ve masalar tasarlanır. Hareketli mobilyalar sayesinde yerleşim senaryosu günün o anındaki ihtiyaca göre kolayca dönüştürülebilir. Böylelikle iskelenin bu kısmında hem yolcular için bir bekleme alanı, hem de sanatçı ve seyirciler için potansiyel bir sahne ve seyir alanı oluşturulur.

İskelenin birinci katı, zemin kata göre daha durağan bir karakterdedir. Bu kısımda kütüphane ve çalışma mekanları bulunur. Programın doğası gereği kullanıcıların akustik ve ergonomik konforu ön planda tutulur. Kamusal bir yapı olan iskelede, toplumsal fayda ve eşit kullanım hakkı göz önünde bulundurularak maksimum kapasite hedeflenir. Mevcut asma tavan kaldırılarak hacim genişletilir, teknik ekipmanlara yer açılır.

Toplum ve kent belleğinde izler bırakmış, mimarlık tarihinde kendine önemli bir yer açmış Moda İskelesi’nin cephe kurgusu, malzemeleri ve dokuları restorasyona uygun olarak korunur. Cepheye yalnız temizlik ve onarım işlemleri uygulanır. İç mekanda Vedat Tek’in yarattığı mimari atmosferle ve mevcut tektonik kimlikle ilişki kurabilecek, ahşap, pirinç ve çini gibi sade ancak güçlü malzemeler kullanılır.

TAŞ MEKTEP

İstanbul Adaları’nın en büyüğü olan Büyük Ada, şehre coğrafi olarak yakın olmasına rağmen yerleşim ve yaşam açısından izole olduğu için, zaman zaman sürgün ve sığınak olarak kullanılmış, diğer zamanlarda ise dinlenme, eğlenme ve ilham arayanlar için bir mekân olmuştur. Taş Mektep Büyükada Kadıyoran Caddesi’nde 19. yüzyılın ikinci yarısında, dönemin Rum Ortodoks Patriği Sofronios tarafından inşa ettirilmiştir. Yapının mimarı bilinmemektedir. Sofronios Köşkü olarak da anılan yapı Patrik Sofronios, tarafından uzun süre yazlık konut olarak kullanılmıştır. 1922’de İstanbul Belediyesi tarafından satın alınarak Büyükada’nın ilk resmi Türk okulunun buraya taşınmasıyla Köprülü Mehmed Paşa Numune Mektebi adıyla hizmet vermeye başlamıştır. 1925’te ismi Büyükada İlkokulu’na çevrilen yapı halk arasında Eski Mektep olarak da adlandırılmıştır. 1967’ye dek Büyükada İlkokulu; bu tarihten itibaren ise Büyükada Ortaokulu olarak Büyükadalı öğrencilere hizmet vermeyi sürdürmüştür. 1978-79 öğretim yılında geçirdiği yangın tehlikesi yüzünden boşaltılan yapı 2021 yılında verilen restorasyon kararına kadar kullanılmamıştır. Bu yüklü tarihi ile yapı, Büyükada’nın farklı dönemlerde farklı devletler tarafından farklı amaçlarla kullanılması ile benzer izler taşımaktadır.

Taş Mektep geçmişten günümüze farklı tarihi dönemlerde, farklı kullanma biçimleri ile yıllara dayanarak birçok farklı hikayenin taşınmasını sağlamıştır. Binaların kullanımının değişmesi, yok edilmesi, korunması veya işlev ve biçim değiştirmesi aktarılan kolektif bellek ile yakından ilişkilidir. Geçmişin izlerini sürmek için bir izlek oluşturmak tarihi yapılar ile iletişim kurulduğunda daha mümkündür. Bu fikir ile Taş Mektep projesinin oluşturulmasında mevcut durumun ve konuya yaklaşma biçiminin bir palimpsest * tekniği gibi izleri sürerek, katmanlara bakarak, bunlara karşı ve bunlarla beraber nasıl pozisyon alınacağına karar vermek mimari tasarımın önemli bir meselesi haline gelmiştir.

Projenin öncelikli kararları oldukça metruk durumda olan tarihi taş yapıyı aslına uygun şekilde hayata döndürmek ve bunu yaparken yeni işlevleri tamamen kamusal kullanıma uygun düzenlemek oldu. Bu mekanın sahip olduğu etkileyici atmosfer ve benzersiz manzarasının Adalılar ve ziyaretçiler için bir çekim merkezi haline gelmesi amaçlandı. Proje giriş katında karşılama alanı, kafeterya, kütüphane ve çalışma alanları ile kurgulandı. Üst katta sergi ve etkinlik alanı konumlanırken, bodrum katta tavan kotu düşüklüğü ile teknik hacimler, mutfak, elektrik odası, çalışan odası çocuk kütüphanesi gibi programlar yerleştirildi.

Yapının bu katları barındıran ana bina dışında okul yapısına dönüştürüldüğünde eklenmiş olan bodrum katta binaya yapışık ek bir bina ve bahçesinde bulunan 3 küçük ayrı yapı bulunmaktadır. Binanın bodrum katında yerleşen bu ek yapı geniş açıklığı ile atölye ve etkinlik (söyleşi, konser vb.) için kurgulandı. Dış mekan yapıları ise kitap evi, kafeterya ve ıslak hacim olarak yapılandı.

FRANK HAN SALONLARI

İstanbul için tarih boyunca önemli bir ticaret merkezi olan Karaköy, hanları ve kervansarayları ile kervanlara geçici konaklama ve depolama alanları sunmuştur. Günümüzde yapılaşma ve günlük kullanım biçimleri oldukça değişmiş olmasına rağmen Karaköy hala cruise gemilerini karşılayan GalataPort ile büyük turist kafilelerinin şehre adım attığı önemli ticari ve sosyal bir bölge özelliği taşımaktadır.

Frankhan, Karaköy’de liman bölgesinde yer alan yüzyıl başından kalma eski bir Levanten binasıdır. Deniz ticaretinin yoğun olduğu dönemde inşa edilen bina, tüccarların ve temsilcilerin konaklaması için kullanılmıştır. Frankhan iki binadan meydana gelmektedir. İlki, Kemankeş Caddesi’ne cephe veren çok katlı ofis bloğu. İkincisi, 56 metre boyunca parselin gerisine doğru uzayan ve bir çıkmaz sokaktan girilen taş hangar binası.

Değişen ticari ve sosyal dokunun içinde yeniden kullanıma sunulmak istenen Frankhan yapısı iç mekanın açık kullanım alanının sağladığı espas ve tavan yükseklikleri ile kültür ve eğlence performansları için dönüştürülmeye karar verilmiştir. Projenin sınırlarını çizen ve yüzyıl başında konaklama hizmeti veren bu hangar binası yaklaşık 500 m2 büyüklüğündeki taban alanı, farklı ölçek ve tektonikte iki ayrı salona bölünmüştür.

Han büyük salon ve küçük salon olmak üzere iki ana mahal ile kapsayacağı işlev ve hareketi tanımlamaktadır. Konser, film gösterimi, tiyatro ve söyleşi gibi ses performansına dayalı programların gerçekleşeceği taş binada Back of house, green room, teknik hacimleri ile gerekli teknik ihtiyaçların organizasyonuna fırsat veren ve hem sanatçı hem izleyici hem de katılımcılar için iyi bir performans ve deneyim sağlayacak kriterler göz önüne alınarak planlanmıştır. Bu teknik donatı ve mimari planlamanın dışında projenin akustik problemi projenin erken aşamalarından itibaren üzerinde titizlikle çalışılarak mimari tasarım dili bu konu etrafında şekillenmiştir. Konser etkinlikleri merkeze alınarak tasarlanan Büyük Salon’un karakteristik tasarım dilini oluşturan ahşap prizmalar akustik ihtiyaçlara cevap vermek için tasarlanmıştır.

Prizmaların ilk nüvelerini, erken dönem eskizler üzerindeki nümerik grafiklerde görmek mümkün. Bas ve tiz seslerin çizgi üzerinde yaptığı dalga hareketi, akustik danışmanı ile yürütülen kolektif bir çalışma sonunda grafik düzlemden mimari bir kesite evrilmiştir. Bu akustik prensibe cevaben duvar yüzeyleri dokusu 5 farklı tipolojide akustik prizmayla oluşturulmuştur. İlerleyen aşamalarda aydınlatma tasarımının da bir parçası haline gelen bu modüllerin alt, üst ve yan yüzeyleri, ses ve ışık performansına göre farklı şekillenmiştir. Dolayısıyla yüzeyler ve oluşturdukları prizmalar büyük bir teknik ekipmanın -dev bir ses ve ışık üretecinin- parçası gibi. Gerekli ve işlevsel. Öte yandan ana salonu bir makine gibi saran bu girintili çıkıntılı parçalar belirli bir düzende, doğru frekans ve ışıkta bir araya gelerek yekpare ve rengarenk bir mekan yaratıyor. Salona akustik kalite sağlayan bu tasarım, ahşap modüller ve buna entegre edilmiş aydınlatma sistemi ile beraber mekanı görsel olarak da karakterize eden bir etki sağlanmıştır.

Galata Port ile karşılıklı konumlanan ve Karaköy’ün merkezi ve kalabalık bir caddesinde bulunan Frank Han kentin farklı bölgelerinden farklı ulaşım yolları ile kolay erişim özelliğine sahiptir. Bulunduğu canlı ve yoğun lokasyona rağmen Güllüoğlu ile ortak kullanılan kuldesak alanı etkinliklere girmeden önce veya çıkışlarda sosyalleşme ve duraksama için yeterli içe dönüklükte bir giriş alanı sağlamaktadır. Dışarıda, Kemankeş Caddesi’nden bir geçitle salonların fuayesi gibi çalışan yarı açık bir pasaj karşılamaktadır ziyaretçiyi. İçeride ise, taş duvarların ardında iki sürpriz bekliyor: ana salon ve derinlerdeki ikinci salon. Karaköy’de Frankhan’a, 60 metre boyunca uzanan bu saklı yapıya bir terzi hassasiyetiyle yerleştirilmiş yeni etkinlik mekanları sanatçıları ve sanat severleri bekliyor.

SONUÇ

Bu üç proje farklı ölçeklerde aynı soruya yanıt arıyor: Mimarlık, var olan yapılar üzerinden yeni bir aradalık biçimlerini nasıl üretir? Yeniden işlevlendirme burada yalnızca bir koruma stratejisi değil; toplumsal etki üretme aracıdır. Ancak bu etkinin gerçek karşılığı, yapının yeniden gündelik hayata karıştığı anda görünür olur.

Frank Han’da bugün aktif olarak gerçekleşen konserler, performanslar ve etkinlikler; bir zamanların ticaret yapısını çağdaş bir kültür üretim alanına dönüştürerek yeni bir izleyici ve üretici topluluğu oluşturuyor. Moda İskelesi, her gün dolan kütüphanesi, çalışma masaları ve karşılaşma alanlarıyla yalnızca bir ulaşım noktası değil; kentin gündelik ritmine entegre olmuş yaşayan bir kamusal eşik haline geliyor. Taş Mektep ise Büyükada’da Adalılar için bir uğrak noktası, buluşma ve üretim mekânı olarak yeniden hayat buluyor; geçmişin eğitim yapısı bugün kolektif hafızanın güncel taşıyıcısına dönüşüyor.

Bu örneklerde dönüşüm, fiziksel bir yenilemenin ötesine geçerek hayatla sürekli temas eden bir süreklilik üretiyor. Yapılar korunmuş oldukları için değil, yeniden kullanıldıkları için yaşıyorlar. Ve belki de “bir arada yaşamanın mimarlığı” tam olarak burada başlıyor: geçmişten devralınan mekânların, bugünün toplulukları tarafından yeniden sahiplenildiği, yeniden doldurulduğu ve her gün yeniden anlam kazandığı yerde.